“KENTSEL DÖNÜŞÜM”ÜN İSTANBUL TURİZMİNE İZDÜŞÜMÜ…

Son günlerde “Kentsel dönüşüm”, bu tanımı teknik anlamda bilmeyenler için “deprem” ile ilişkili bir “kavram” olarak akıllarda kalmaya başladı, bu da talihsiz bir gelişme. Daha önce de kıymetlenen kent mekanlarından “yoksulların sürülmesi” anlamı yükleniyordu bu kavrama. Bu bağlamda, İstanbul’un ilginç uygulamalarından biri de İkitelli civarında ve “Olimpiyat Stadı” yakınında yer alan “Ayazma yerleşimi”nin, “stada yakışmayacağı” gerekçesiyle, hazin ve beceriksizce ortadan kaldırılmasıdır. 

“Megapol” tanımına uyduğu konusunda fikir birliği olan İstanbul’un, bir “Metropol” olması bir arzu veya gerekirlik olabilir. Şehrin geçmişinde, sesi duyulan yazar/ çizerlerin oluşturduğu genel entelektüel tavır , “Zamanın durduğu bir ideolojik yapı”nın gölgesinde ortaya atılan fikirlerdir. Siyaseten yetersiz yerel yönetici ile bürokratların kafa karışıklığı içinde oluştu İstanbul megapolü. Belki, onlar da her ettikleri kelamda yer alan “bilimsellik adına” (!), İstanbul’un, Metropol olmasını arzu ediyorlardı…

Megapol veya Metropol! Aslında ikisi de büyük şehirlerin yönetsel tarzlarının tanımlanması. “Metropol”ün çeşitli tanımlarında “Açık, seçik bir işlevsel örgüt yapısı”na ve “yerleşim büyüklüğü”ne rastlanmakta. Burada, dikkat çeken bir diğer husus ise gelişmenin “kurallı” olmasıdır. “Metropoller” de “kentsel dönüşüm”e yer vermektedir. Onların da   gündemlerinde “Gelişim” ve “Dönüşüm”e yer vardır. Günümüzde, sanayi toplumundan, sanayi sonrası toplumu dönemine geçilirken; dünün metropollerinin, kimi işlevlerinin yok olması, yeni arayışlar, yeni işlevlerle yollarına devam etmelerini gerektirmektedir. İstanbul “zaman tüneli”nde de “Kentsel dönüşüm” çeşitli amaçlarda ve süren bir kent gerçeği olmalıdır.

İstanbul şehir yönetiminin (İ.B.B), “Megapol”görünümünden,“Metropol” düzeyine ulaşma çabası gözle görülebiliyor. Önceki yıllarda kutsal büyük şehrin, ulaşımının Arap yarımadasında yer alan yerleşimlerde görüldüğü üzere çok şeritli yollarla (bunlar asla cadde değil), alt üst geçitlerle çözümleneceği  sanılırken; daha sonra keskin bir dönüş ile yer altı veya üstü raylı sistemlerin oluşturulması yollarına başvurulmaya başlanmıştır. İstanbul yerel yönetimi kentsel dönüşümü de “Deprem” yerine, “Raylı Toplu Ulaşım Sistemleri” ana yörüngesinde izlemekte ve buna paralel kararlar üretmektedir.

Öte yandan Başbakan ve TÜRSAB Genel Başkanı “İstanbul’a daha çok yatak gerekir” derken, İstanbul otelcilik camiası, bu konuda karalar bağlamaktadır. Bunun nedeni, geleceğin İstanbul tablosunu görüp, görememekte saklıdır. 
Dünün geçmişte kalmış tecrübeleri, bugünün kur üzerine kurulmuş yalancı dünyası bir kenara bırakılmalıdır. 

Bugün veya yakın gelecek kriz yılları, görüş koşullarının en bulanık olduğu ortamlardır,  mevcut değerler dizisi ile dümene ne kadar yapışılırsa yapışılsın nafiledir!

Dikkat! Hastalık salgındır yani küreseldir, bu bizim ülkemizde de az veya çok yaşanacak… 

2016 sonrası yeni oluşacak Dünyanın ve İstanbulun  küresel rekabet koşulları, mobil iletişimleri ve yepyeni yaşam tarzları üstüne düşünmenin zamanıdır: 

  • Kartal - Kadıköy metrosu (Kaynarca ve hemen akabinde Sabiha Gökçen Hava Alanı bağlantıları)
  • Marmaray metrosu,
  • Üsküdar - Çekmeköy metrosu (Finans Merkezi),
  • Otogar - Bağcılar - Olimpiyat Stadı - İkitelli metro bağlantısı,
  • Topkapı - Habibler tramvay hattı ve 
  • Hacıosman - Yenikapı metrosu… 

Yukarıdaki hatların hepsi birbiri ile ilintilidir! 

Bunlar İstanbulun geleceğe dönük yeni güzergâhlarıdır. Bu güzergahlar üstünde  yeni yaşam tarzları oluşurken geleceğin “Turizm gelişim alanları” da düşlenmeye ve şekillendirilmeye başlamalıdır…

GELECEĞİN TURİZM MODELLERİNDEN BİRİ: ÇATALCA

24 Nisan 2012 tarihli bir önceki yazım, “KIRKLARELİ TURİZMİNİN OLABİLİRLİĞİ” başlığını taşıyor ve “İşte başarılacak zor burada, yarı zamanlı AVM turizm modelinden, İstanbulluları  günü birlik turizm modeline cezbetmek…” mesajı ile son buluyordu. Yüzeyinin %46’sı ormanlarla kaplı Çatalca da; İstanbul’un kuzeybatısında, ortalama trafik yoğunluğunda motorlu araçlarla ona kırk beş dakika uzaklıkta olan bir ilçesi. Nitekim, kutlanması gelenek olan“Turizm Haftası” her yıl İstanbul’da açılırken, kutlamalara bu yıl ilk kez İstanbul’un bir ilçesinden, Çatalca’dan başlanmıştı…

ÇATALCA TURİZM ÇALIŞTAYI ve ÇATALCA DEĞERLERİ 

Türkiye’nin kuzeybatısında, yoğun kullanılan yol şebekesi dışında kaldığı için “bakir doğa” sahibi yerleşimlerimiz, geleceğini İstanbul yaşamının gündelik tatil merkezleri olarak düzenleme çabasındalar. Kırklareli’ndeki panelden sonra, 17 Nisan 2012 tarihinde, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün önderliğinde Çatalca Kaymakamlığı, Çatalca Belediyesi, ilgili muhtarlar, siyasi parti temsilcileri ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla düzenlenen “Çatalca Turizm Çalıştayı”nda idim…

Çatalca’lılar, yakın geçmişten günümüze, İstanbul’un mesire ve plaj bölgesi olduklarını, Çatalca’nın, günübirlik turizmdeki ekonomik getirisinin yılın en fazla beş veya altı hafta sonunu kapsadığını belirttiler. Oysa Çatalca’nın gün yüzüne çıkmamış birçok değeri daha vardı: Orman içi bölgesinde yer alan 56 km uzunluğunda ve günümüzde hala 5 metre yüksekliğinde ayakta kalabilen savunma hattı “Anastasius Surları”. Yine orman içinde yer alan, ilk yapımı II. yüzyıla tarihlenen, Hadrian (Roma) döneminden Bizans ve Osmanlı izleri taşıyan “Su kemerleri”: 
II. Bayezit’ın “Halife Köy” adını verdiği Kalfaköy:




Şeyh Sinan Külliyesi”,  Mangal kömürü (Torluk) üretim alanları. İnceğiz Mağarası: 

Maltepe Nekropolü. Edebiyatçı Arif Nihat Asya’nın doğduğu köy İnceğiz ve yeniden düzenlenen mesire yeri. Edebiyattan söz açılmışken Aziz Nesin Vakfı’nın yaşatıldığı Gökçeali Köyü’nü de kaydetmeden geçmemek gerekir.

Kırsal alanlarında henüz gün görmemiş değerlerin yanında, ilçe merkezinde de görülmeye değer veya ekonomik anlamda değerlenebilecek varlıklara rastlanıyor. Örneğin Kale İçi Mahallesi tarihi evlerinin yenileme sonrası ilginç bir yaşam dokusu oluşturabileceğini düşünebiliriz. Belediyenin planlı yaklaşımı yanında, Mübadele Müzesi, Surlar, Topuklu Çeşmesi ve Eski Hükümet Konağı ile Eski Çarşı alanları da birçok büyükşehirli için ilginç tecrübe ve yaşam dokusunun tamamlayıcı unsurları olacaktır. (Aşağıda Topuklu Çeşme’nin bugünkü hali…)



Daha geniş bir keşif çemberinde yer alan Ferhat Paşa Külliyesi, Çatalca Hamamı, Hacı Murat Çeşmesi, Mescit Camii, Ali Paşa Camii ile Taşköprü ve Tarihi Tren İstasyonu birçok İstanbullu çocuk için de algılanması kolay bir tarihi eğitim alanıdır.

ÇATALCA’NIN ASIL İHTİYACI: ÖNCE BİR HAYALE SAHİP OLABİLMEK!

Acelecilik, sabırsızlık içeren milli alışkanlıklarımızı bir kenara bırakarak daha serinkanlı ve orta vadeli yaklaşımlarla turizm yapılanmasını örgütlersek sanırım başarı oranımız da yükselecektir. Bu konuda hiç unutmamamız gereken “yarın” için çaba sarf ettiğimizdir. “Yarın veya yakın gelecekte” Çatalca ile İstanbul’un nasıl bir görünümü olacağını hayal etmek ve buna uyan projeler üretmek doğru olur.

Gelecek için planlanmış ve hatta ihale aşamasında olan iki gerçek proje de var, biri Üçüncü Köprü ve onun Tekirdağ bağlantısı ile Avrupa hızlı tren bağlantısı olan Trakya uygulaması. Bu olgu Çatalca’nın yeni oluşum hayallerinde yer almalıdır. Çatalca şehrinin üç, beş kilometre kuzeyinden, muhtemelen mevcut tren güzergâhına paralel bir otoyol geçecek ve yeni oto yol gişeleri ile buna paralel yollar oluşacaktır. Bu muhtemelen “İyi Tarım” alanlarının bir kısmını yok edecek ama İstanbul’un Avrupa yakası yoğun yerleşimi ile Çatalca’yı buluşturacaktır. Aynı şekilde Demiryolu geçişi de kuvvetli ihtimal bu leke içinde olacaktır, fakat toplu taşıma açısından Çatalca’nın imkânları da geometrik oranda gelişecektir.
Yeni ulaşım tablosu, Çatalca’yı İstanbullulara yaklaştırırken yeni oluşacak imar düzenlemesi, günümüz konut sayısının üç beş misli sayıda bir artışı ön görecek, nüfus da herhalde yüz bin civarına fırlayacaktır. Genel çerçevede Tarihi “Kale İçi” dokusunun korunması önemlidir. Kısa vadede Turizme burun kıvıran zihniyet, buna orta vadede büyük ölçüde muhtaç olacaktır. Ama her şey olumsuz değildir Çatalca için. Güzel hayaller kurar ve uygularsa kazançlı çıkacaktır.

İSTANBULLUNUN DEĞİŞMEZ ÖZLEMİ: DOĞA

Geleceğin İstanbul’u her iki yakasında “Doğa” özlemi çeken bir Megapol görünümünden bir şey kaybetmeden yoluna devam etmektedir. Yarının İstanbullu ailelerinin daha kültürlü ve “daha bilinçli doğa severler” olacağından hiç şüpheye düşmeyelim!

Çatalca bu, imkânı sunmazsa herhalde bir başka bölge sunacaktır. Bu noktada korkulu rüya bu yerin “Bulgaristan”ın olması ihtimalidir. Bulgarlar hem doğayı hem de ellerindeki cılız tarihi imkânları çok iyi değerlendirmektedirler. Ama biz yine de iyimser olalım ve Çatalcanın “Hafta sonlarının ve uzun bayram tatillerinin” cazibe merkezi olduğu günleri hayal edelim.

BİSİKLETİN ÖNLEMEMEZ YÜKSELİŞİ

İstanbulluların özel araçları veya toplu taşıma imkânlarını kullanarak “aileleri” ile geldikleri Çatalca’da en çok kullandıkları gezi aracı “bisiklet” olacaktır. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin hemşehrileri için düzenlediği “yüksek standartlı” (mavi) bisiklet güzergâhlarında “ailecek” bir yandan “doğa içinde pedal basarlarken” diğer yandan “tarihi izleyecekler”, odun kömürünün yapılışından, doğal ortamda yetişen “İyi Tarım” mahsullerinin kullanıldığı kır lokantalarında yemeklerini yiyecekler. Yarın arzulanan turizmin, bu tür bir turizm olacağı iddiasının “mübalağa” olmayacağını zannediyorum.

Örneğin İstanbul Büyük Şehir Belediyesi, yeni uygulaması “Bisiklet Yolları”ndan birini “Gümüş Pınar - Kalfa Köy” (doğanın içinde bir Roma-Osmanlı köprüsü) arasında kısa bir güzergah (“loop”) olarak, en kısa zamanda tesis edemez mi?  

Bu noktada bir konuya daha dikkat çekmek istiyorum, günümüz orman içi alanlarında yer alan tarihi eserler “surlar ve su kemerleri” maalesef, birkaç kendini bilmezin tahribatına açık bir ortamdalar. Acil müdahale gerekiyor.

SONUÇ

Hayal” kurarak, gerçekleşeceği varsayabilecek bir “yaşam tarzı” üzerine kurulabilir “Turizmin geleceği”!


KIRKLARELİ TURİZMİNİN OLABİLİRLİĞİ

Kırklareli Üniversitesi Konferans Salonu, 17 Nisan 2012, Salı günü “Kırklareli’nden İstanbul’a Uzanan Köprü: Turizm” konulu bir panele ev sahipliği yaptı. Bu yazımın konusu, Pınarhisar Meslek Yüksek Okulu’nun düzenlediği, benim de katıldığım bu etkinlikten özet bilgiler ve bu etkinliğin düşündürdükleri ile ilgili birkaç söz…

Panel yöneticisi Doç. Dr. Gülnur ETİ İÇLİ idi. Katılımcılardan İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü  Prof. Dr. Ahmet  Emre BİLGİLİ, “İstanbul’dan Kırklareli’ne Yönelik Turizm Farkındalığı” başlıklı bildirisinde, “şehir siyaseti” kavramının önemini vurguladı ve “Elimizde ne var ne yok bunu iyi bilmemiz gerekiyor, bunu yapamazsanız başka şehirdekilerin de buraya gelmesini bekleyemezsiniz. İstanbul’da yaşayan bir insan olarak Kırklareli’ne neden gelmem gerekiyor? Yakın bir mesafe, doğası var, denizi var. Bunlar gelmem için yeterli mi? İstanbul’dakilerin Kırklareli’nde neye ihtiyacı var? Elinizde bir şeyler var ama bunlar buraya gelinmesi için yeterli mi?Bu konuyu, önce Kırklareli’liler benimseyecek ve sonra bu İstanbullulara anlatılacak.” diyerek bu konuda gerekli olan yol haritasını açıkladı

İstanbul Aydın Üniversitesi’nden Prof. Dr. Zeynep Banu DALAMAN; “Marka Kültür Turizmi Kentleri: Kırklareli’nin Potansiyeli” başlıklı konuşmasında; “Kırklareli’nin, bir tarım kenti görünümünde olduğu… Cazip hale gelmesi için özel kampanyaların yapılması, ulaşımın kolaylaştırılması gereği, İstanbul’a 2 saat mesafede ve bir üniversitesinin de olmasına rağmen toplu ulaşım konusunda demiryolunun bile çalışmıyor olması durumu… Belediyeler ve yerel yönetimlerin ortak bir strateji oluşturması zorunluğu Kırklareli’ni ziyaret eden kişilerin burada kendilerini özdeşleştireceği yerleri bulabilmelerinin önemi” gibi hususları vurguladı. Dalaman; akılda kalması gerekenleri “-Köfte yedirirsiniz, Hardaliye içirirsiniz ve İstasyon Caddesi’nde gezdirirsiniz, ya sonra? diyerek noktaladı. 


İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Turizm Müdürü Dr. Ali MAZAK, “Yerel Yönetimler ve Turizm: İ.B.B. Örneği” başlıklı bildirisine  kendine has cazibesi olan Mekke, Medine’yi hatırlatarak başladı ve  “dünyada sadece tek bir özelliği ile cazip hale gelen şehirler” olduğunu, “onların da oraya gelenlere artık kota koyduğu”nu vurguladı. “İstanbul gibi büyükşehirlerde yaşayanların havası temiz yerlere ihtiyaç duyduğu”nu, “-Kırklareli’nin havasını satın bize. Havasızlıktan ölüyoruz. Burada alabildiğine açık hava var.” dediklerine dikkat çekti. Mazak, “Bu şehri güzelleştirirken doğal güzelliğini bozmamak lazım. Turizm her zaman kültür, mabet değildir. Dağlar, ormanlar da var diyerek konuşmasını bitirdi. 

Bendeniz de “Kırklareli Turizminin Ortaya Çıkartılması ve Tanıtılması İçin Yapılanma Modeli Önerileri” başlıklı bildirimde Türkiye’de turizmin başkenti olarak bilinen Antalya’nın turizm geçmişinin çok da eski olmadığı”nı vurgulayarak;  “…‘turizm’ hedeflendiğinde bunun çok da uzun sürmeyecek bir sürede ‘uygulanabilir’ olduğunun görülebileceği… Kamu (merkezi yönetim, il temsilcileri), yerel yönetim (belediye, il özel idaresi), akademik çevre (üniversite) ve özel sektör (Ticaret odası, meslek odaları ve kamuoyu önderleri) işbirliği ile oluşacak bir ‘küme çalışması’ ile yola çıkılabileceği… İlk adımda durum saptaması konusunda yapılması gereken ‘SWOT’ analizinin -Doç. Dr. Gülnur Eti İçli’nin de makalesinde belirttiği gibi- yol gösterici olacağı… daha sonra ziyaretçilere sunulacaklarla ilgili olarak ‘hayal kurulması’nın önemi…”  ve benzeri konularda bazı ipuçları ve somut örnekler verdim.

Panel bittikten sonra, İstanbul’a dönerken de bu konuda düşünmeye devam ettim…

Ankara yakınlarındaki “Beypazarı” örneği çok da eski değildi. “Edirne” vardı ama onun altyapısı her bakımdan çok kuvvetliydi. “Günübirlik turizm merkezi” olarak başlayan pekçok deneme, daha sonraları “konaklamalı turizm merkezi” olma aşamasına gelmişti. Galiba, önemli olan, bir “cazibe merkezi” olmanın bileşenlerini “baştan iyi tahmin etmek” ve daha sonra bunu “yapılandırabilmek”te saklıydı…

Öte yandan, günümüz İstanbullularının yaşamında önemli bir engel oluşmuştu: Her zümrenin yeni eğlence ve yaşam alanı olan ve “AVM” kısaltması ile söylenegelen şu  “Alış Veriş Merkezleri”!

Bunların birçoğuna hem toplu taşım araçları ile hem de özel araçlarınızla ulaşabiliyor ve rahatça park edebiliyordunuz. Üstelik “kışın sıcak, yazın serin” bu yerler, günümüz tüketim toplumu modelinin adeta “emredilmiş” bir “yaşam tarzı” idi..

İşte başarılacak zor tam da buradaydı: İstanbulluları, yarı zamanlı AVM turizm modelinden, -Kırklareli ya da başka bir yakın hedefe yönelik- günü birlik turizm modeline cezbetmek!

Siz ne dersiniz?

TURİZM REKABETİ DE YÖNETİLMELİDİR!

Turizm rekabeti sadece “Tanıtım  konusunda Yönetim” sorunu değildir. Topyekûn bir “Yönetim” sorunudur. Üstelik günümüzün küresel rekabet ortamında çözümlenmesi gereken çok önemli bir sorundur.  21. yüzyılda küresel turizm rekabet edebilirliğini artırmak için Şirket, Vakıf, Konsey modelleri tek başına yetersiz görünmektedir. Daha temel yönetim stratejileri gereklidir…

Oysa biz ne yapıyoruz?

Herşeyde önce “Potansiyel” kavramına aşırı anlam yüklüyoruz. “Potansiyeli” olan her şeyi, aynı zamanda “kendiliğinden olabilen bir şey” olarak kabul ediyoruz. “Potansiyel” olanı hiç “gayret sarf etmeden” yararlanacağımız, “gerçekmiş gibi” kabul ediyoruz. “Var olan” üzerinden işlerimizi yürütme kolaylığı “iş yapma” tarzımız olmuş. Daha doğrusu, “işimize gelmeyen” konuları “potansiyeli olanlar” sınıfına kaydediveriyoruz. “Turizm”i de bu “doğal ve kendiliğinden varolanlar” kategorisinde varsaydığımızı kendimize artık “itiraf etmeliyiz”. Bu itirafın ardından, “turizm”e her konuda olduğu gibi “gerçek dünya işleri”ne yaklaşır gibi yaklaşmamız gerekir. Nitekim doğanın kendiliğinden varolan “madenler”ini dahi ancak bir çaba sonucu ekonomik değer haline getirebiliyoruz. Öyle değil mi?

Küresel rekabetin tam orta yerine konumlanmış bir sektör “turizm”. Turizm konusunda “kendiliğindenliğin/potansiyelliğin”  ötesine geçilmesi ise,  ancak “yönetilmesi” ile gerçekleşebilir.

Türkiye’de Yönetim Yaklaşımı

Türkiye’de herhangi bir konunun “yönetilmesi” için, “Kamu Yönetimi, Yerel Yönetim, Özel Sektör” üçlemesinin varlığı asla unutulmamalıdır. Bu üçlemenin “Kümesel” ilişki içine girmediği konularda “Yönetsel” kararların eksik oluşumu, bir diğer “Ülke Gerçeğidir”. Ülkemizdeki Bürokrasi,  hemen her konuda kendi başına karar alma, bunu buyurma alışkanlığındadır. Gerek kamu yönetiminin (Merkezi yönetim elemanları), gerekse yerel yönetimin (belediyeler) ayırdına varamadığı gerçek budur. Bir konuda “karar almak” demek, bu konu ile ilgili tüm tarafların görüşünü almak, sonra da kendi başına davranmak değil, konunun “gelişim sürecini birlikte yönetmek” demektir. Bu günümüzdeki yaşam koşullarının bir önermesidir.

Süre mi Süreç mi?!!!

-Bu arada üzülerek belirtmemiz gerekiyor, “süre-zaman” ile “süreç – işlemlerin bütünü (proses)” de hem kavram olarak hem de günlük kullanımda birbirine fena halde karıştırılmaktadır. Aslında, iş yapma geleneğinden gelmeyen düşünce yapımızda “süreç”, kavramsal olarak tam yerleşmemiştir. “Süre/zaman” soyut kavramını somut sandığımız bir düşünce yapısına sahibiz.-

Çağdaş yaklaşım: “Birlikte Yönetim”

Karar alma süreci ile ilgileniyorsak, kararın bütün aşamalarında “sivil” kişi/kurumların da yanınızda olması gerekir. İşin ya başında, ya da karar işleminin bir önceki aşamasında “nasıl ?” diye sormak yeterli değildir. Adı geçen tarz, (sanayi toplumunu atlamış) üç yüz yıllık bürokrasi davranışıdır. Günümüzde bunun yetersizliği bürokratların kendileri tarafından da kabul edilmektedir. Bu hem yerel, hem de kamu yönetimine egemen olan bir tarzdır. Giderilmesi için en kısa yol, “Kümesel” çalışma yöntemidir. Sonuçta kararı bürokrasi yine kendisi alacak ama o, büyük bir açık yüreklilikle kararın sonuçlarını karar almayan siviller ile tartışabilecek olmalıdır. Çünkü “süreç” devam etmektedir ve yeni kararlara gerek vardır.

Ülkemizin günümüzde üstünde durulmayan bir gerçeğini de atlamamız gerekir. Yerel yönetimler ya da kısaca “seçilmiş yereller”, “turizmden uzak durma gizli davranışı biçimi”ni tercih etmektedirler. “Turizm=İçki” anlayışının sonucu olan bu davranış, esasen görünmeyen bir büyük engeldir.  Günümüz yaşamında da yerini, “turizmi ekonomik bir unsur olarak kabullenmeme” şeklinde almaktadır. Bu nedenle Antalya, Muğla illeri dışında, ilin gayri safi hâsılasının ne kadarı turizmden geliyor sorgulamasını kimseye yöneltemezsiniz. Nitekim İzmir Milletvekili ilgili Sayın Bakan da -bence fazla önemsenmemesi için- “ülke turizm gelirinin düşük gösterildiği”ni beyan etmiştir.

Yerel yönetimlerin rolü ve önemi

Her ne kadar ülkemiz yerel yönetimleri yapısal olarak bulundukları yerin ekonomisi ile ilgili değilmiş muamelesi görüyorlarsa da yerel yönetimler, hem oranın asıl sahipleridir hem de oranın ekonomisinin gerçek yöneticileri olmalıdırlar. Oysa bu alanlar şu anda merkezi yönetim tarafından yönetilmektedir. Bu durum günümüzde önemli bir çelişkidir. Belediyeler yetkileri dâhilinde şehri “imar kararları” veya “zabıta kararları” ile şekillendirirken bu konuda çalışmakta olan “Turizm Kümeleri“nin içinde yer almazlar veya laf olsun diye yer alırlarsa, o şehrin veya yörenin turizmi yönetilmez olur. Bu davranış tarzına Saadet Partisi belediyeleri döneminden bu yana ülke turizmi aşinadır. Mevcut ve dünden gelen bu alışkanlığın bulduğu politik çözüm, “turizm konusuyla seçilmişler yerine atanmışların ilgilenmesi” diye özetlenebilir.

Food in Life Fotoğraf ArşiviÖte yandan Merkezi yönetim siyasi karar mekanizması, “İhracat Geliştirme” konusuna “Turizm=İçki”ye göre daha rahat yaklaşıyor. İşte bir örnek; “Bulgurumuzu Dünyaya Tanıtmak için Kümelenmeye”ye %75 mali destek olunması. Ama sıra “evdeki bulgur: Turizm”in yeme-içme faslına gelince aynı mekanizmanın “bulgursuz yemekler” diye ısrarını anlamak gerçekten yorucu…

ŞEHİR TURİZMİ NASIL YÖNETİLİR?

Ekonominin bütün dallarında olduğu gibi turizm için de endişelerin yılı 2012.

Ülkemizin turizminde de en büyük pazar payına sahip Avrupa, son büyük krizin izlerini üstünden atamıyor. Her ne kadar yapılan yorumların çoğunda, Avrupalıların her şeye rağmen, süreleri kısa da olsa gezme refleksini kaybetmeyecekleri; ülkemizi de “tercih liste”lerinde ön sıralarda tutmağa devam edecekleri görüşü yaygın ise de sanayi toplumunun anakarası Avrupa, “sanayi sonrası” yeni düzene geçmede zorlanıyor. 

ABD -yavaşça da olsa- gelecek dönemin ekonomisinin yeni çözümlerini benimsediği izlenimi veriyor.

”Rivayet muhtelif”! Yeni dönemin yıldızının doğuda, yani Asya’da olduğu söylentiler arasında. 

Günümüzün moda söylemlerinden biri de şu: “Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak”.

Günümüz turizm sektörü, bulunduğu konum göstergeleri (sınırlarımızdan giren yabancı sayısında görülen sürekli artış, Turizm geliri konusunda -eksik olsa da -süregelen yükselme) yeni dönemin başlangıcında, “hız kesmeyen” “görünümünde”. 

1980’li yılların ikinci yarısında “Merkezi planlama”nın yönetsel yönlendirmesi ile başlayan fiziki yatırımların gerçekleşmesi 2000’li yılları buldu. “Kıyı Turizmi”nin oluşmasını izleyen dönemin gereği işletme ölçeğinde model arayışı, “her şey dâhil” sisteminin benimsenmesiyle sonuçlandı. Pazarlamasını tur operatörlerinin üstlendiği bu sistemde ön görülememiş hava alanı ve yol alt yapısı darboğazları, bu konularda hızlı çözüm bulan “Ak Parti” döneminde kolayca aşıldı. 

Günümüzde Antalya, “Akdeniz çanağında” yaşanan “Arap Baharı”nın etkisiyle, ele geçmiş rekabet avantajının uzun sürmesinin düşük “ihtimal” olduğunu sezmiş! Antalya, “Birlikte rekabet”in ülkemiz için önemli ayakları olan “pazarlama” ile “kamu” (merkezi yönetim birimleri) ve “yerel yönetimler”in yöneltme ve yönlendirilmesinin yönetilmesi konusunda, tercihini yapmış görünüyor. Onların önceki dönemde eğitimini aldığı Katalan-Barselona modeli “şirketleşme” konusunda adımlar atılmaya başlandı bile. Yanlış da sayılmaz hiç; çünkü bu model “şehir-kıyı içerik çözümleri” taşıyor.

46. Uluslararası Turizm FuarıAntalya, pazarlamanın en önemli unsuru Merkezi yönetimin yani Bakanlığın da çok önemsediği “fuarlar” ve “geleneksel medya” yoluyla sorun çözümlenmesinin “bittiğini”, “yaşayan bilir” anlayışı içinde sezmiş bulunuyor ve önlemlerini alıyor. Seçtiği modelin  doğruluğu tartışılabilir. Tartışılmıştır da ama unutulmaması gereken şey, tartışmaların “yarın” için yapıldığı ve “dün”ün başarılarının “bugün” geçerli olup olmayacağını da tartışma gereğidir. Unutulmaması gereken bir diğer konu, çeyrek yüzyılı bulan çabaların “kıyı turizmi” örgütlenme arayışının sonucu olması gerektiğidir.

Turizmin öneminin anlaşıldığı ve yola çıkılmasına karar verildiği “Özal Dönemi”nde “yerelden yönetim” konusu ele alınmış, ama  “Merkez”in iktidarı bırakmama eğilimi aşılamamıştı. Unutulmamalı, “Askeri vesayet”in en yoğun ve “itirazsız” biçimde yaşamımızda yer aldığı zamanlardı “o günler”!    

Bu günlere gelince, “taze” bir turizm çeşnimiz “doğuyor”, adı konuldu: “Şehir Turizmi”. Onun yönetim tarzının hem ayrı bir tarz olması hem de ekonomik olarak ayrı bir değişim ve dönüşüm dönemine denk gelmesi nedeniyle özenle ele alınmasında fayda var… Her daim çözümlerin hazır olduğu adres; “Merkezi Yönetim”imizde buna da cevabın hazır olduğunu biliyorum! “2023 Turizm Stratejisi’nin falan maddeleri veya filan bölümü”!

Ama… “Gün değişiyor, devran dönüyor” eldeki de “sümme hâşâ”, “Kuran-ı Kerim” değil ya… 


2012 ve YAKIN GELECEK

2011 yılının son haftalarında yazdıktan sonra uzun bir sessizlik dönemine girdim. 2012 ikinci haftasına kadar sürmüş oldu bu sessizliğim. Sessizlik değil, aslında gerek İstanbul gerekse Türkiye turizm verileri üstüne konuşmanın daha doğru olacağını düşündüğüm için, böyle davrandım.

Geçen hafta, İstanbul’da 2011 ve son üç yılın Türkiye turizmi konusundaki başarılarının saptamaları ile geçti. Bu arada İstanbul’a gelen yabancı sayılarının da belli olmuş ve gelişim çizgisinin korunmuş olduğu görüldü. Zirve, açılış töreni ve panellerde yapılan konuşmalardaki değerlendirmelerin tümünde “gelecek” için de en ufak olumsuz söz söylenmedi. “Yakın gelecek” için de düne kadar yapılanların tekrarında fayda var. Bu izlenen davranış biçiminin en azından 2012 yılında başarılı bir sonuç için yeterli olacağı anlaşılmakta.

Bunu destekleyen iki yetkin ağızdan çıkan sözler ilginçti. Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürü Cumhur Güven Taşbaşı “…tur operatörlerinin İspanya ve Türkiye’nin bu yıl için de başta olmaya devam edeceğini belirttiğini” ifade etti. Avrupa’nın en büyük tur operatörü “TUI” Türkiye temsilcisi Hüseyin Baraner ise Antalya için, artış gösteren “planlanan dolmuş uçak (charter) koltuk sayısı”na dikkat çekti. İstanbul’a 2012 Ocak ayında gelen yabancı sayıları da bir önceki yıla göre neredeyse %20’ye yakın artış göstererek başladı.

2012 her ne kadar ihtiyatın elden bırakılmaması gereken bir yıl olarak belirtiliyorsa da geçen son krizli yıllarda dahi çeşitli çözümler oluşturduğu için sektöre güven sonsuz. Nitekim son gelen haberlerden biri ”Rusya piyasasında fiyata dayalı bir rekabetin sürdürüldüğü”. Yani Rusların kısmi ekonomik zorluklarına uyan fiyatlar üzerinden pazarlama yapıldığı görülüyor. Bu ve benzer dinamik davranışlar ülke turizminin 2012 gelişimi için güven yaratıcı bir ortam yaratıyor. Yıl içinde devamlı “pazar ülke” nabız atışları izlenmeli ve politikalar güncellenmeli. Yıl boyu veya belli dönemler için politikalar oluşturup, “durum izleme”nin unutulduğu yıllar geride kaldı.”Devamlı izleme”de olmak günümüzün davranış biçimi.

Bu yıl “geleceğin” şekillenme koşullarının oluştuğu yıllardan biri. Her ne kadar zaman zaman trendler hakkında bilgiler ediniyoruz, ama krizlerin sonu gelmedi. Yeni bir düzen oluşmadı. En azından yeni Dünyanın yaşam tarzlarını resmetme koşulları oluşamıyor. Krizler sonrası “ekonomi ve onun koşulları”, daha uzun vadeli karar imkânlarını oluşturabilmemize yardımcı olacaktır.

Geleceğin kaba hatları ile “Asya ve Uzakdoğu”da olduğunu ve yakın geçmişin “refah ekonomisinin önemli yara aldığı”nı biliyoruz. Bu önermeler ışığında “yatırım kararları” alabiliriz. Bu kararlar da çok “esnek”, “değişikliklere açık” olmalı ve devamlı göz önünde bulundurulmalı.

ŞEHİR TURİZMİ ve TRENDLER

Bir önceki yazıda Sahil turizmine değinmiştim… Bu yazı “Şehir turizmine” ve şehir turizminin yönetimine odaklanıyor…

Şehir turizminde sahil turizmindeki memnuniyet seviyesini yakalayabilmek için parametre çokluğu yüzünden “kamu yönetimi (merkezi yönetim yerel yetkilileri) / yerel yönetim / özel sektör” koordinasyonun sağlıklı biçimde sağlanması gerekmektedir. Bu konuda zaman, zaman ortaya çıkan uyumsuzluklar da söz konusudur. Bunlar, tarafların herhangi birinin kendi önceliklerinin diğerleri ile uyumsuzluğundan kaynaklanmaktadır. Genellikle sektör mensupları “rekabet” alışkanlığı nedeniyle dinamikleri çok önce fark ederek hareket ederken, kimi zaman yerel, kimi zaman kamu yöneticileri kavram veya kavrama engeli ile karşı durabiliyorlar. Bu nedenle, bu üçlünün sürekli diyalog içinde bulunacağı mekanizmalar kurulmalıdır. Şehir turizminde küresel rekabetin “sürdürülebilir” düzeyde bütün unsurların katılımı ile olabileceği gerçeği hiç unutulmamalı.
“Sürdürülebilirlik” de dört temel başlıktan oluşur:
•    Çevre hassasiyeti,
•    Kültürel miras koruma,
•    Yerel yönetim katılımı,
•    Çalışma koşulları yönetimi.

Şehir turizminin yönetiminde bütün ilgili taraflar, dünyada sürekli oluşan değişim ve gelişimin “trendler” yoluyla izlenebileceğinin farkında olmalıdır. Bu konuda birkaç örnek verelim:

“Yaşam Tarzı” – “Life se_tourism initiativetyle” şehir tercihinde en önemli faktörü olmaktadır. Günümüz turistleri yerel halk ile birlikte olmak ve onların atmosferini algılamak istemektedir. Onlar, toplu taşıma araçlarında yolculuk yapmak, diğer turistlerle değil yerel hakla birlikte olmak istiyorlar. Bir taraftan da batıda “bulamayacağı” ilgiyi bekliyorlar.
“Farklı ve Hızla Algılanan Bir Şehir” - Çalışanlara tanınan uzun süreli izin anlayışı veya hakkı tarih olmakta daha kısa ve sık tatiller gündeme gelmektedir. Bu yüzden kısa zamanda algılanan farklı ve güvenli şehir kavramı önemli bir tercih oluyor.
“Dijitalize Şehir”- Günümüz turisti gideceği şehrin “On-line” ve “mobil ortamda kullanılabilir” olması isteniyor.
Dünya Turizm Örgütünün Altını Çizdiği Trendler:
o    Refah seviyesi
o    Satınalınabilirlik,
o    Erişilebilirlik,
o    Etkinlikler,
o    Kültür,
o    Küreselleşme,
o    Rekabet,
o    İklim.

SONUÇ
Yaşadığımız yüzyılın belirleyicisi “Teknoloji”… Turizm alanında da bilgi ve iletişim teknolojilerindeki yenilikleri en hızlı ve en pratik biçimde uyarlayanlar, olumlu sonuçlar elde ediyor. Bu konuda en önemli odaklardan biri de taşımacılık ve uçak sanayiidir. Kısaca hızlı trenler, uçaklar, sürekli olarak hem daha çok kişi taşıma hem de daha kısa sürede taşıma gerçeği üstüne gidiyor. Bu tablo içinde Türkiye daha önce gündeme aldığı Avrupa, Yakın Doğu ve Amerika konusunda turizm açısından önemli ilerlemeler sağlamıştır. Önümüzdeki dönemde ise Japonya dışındaki Asya-Pasifik pazarına odaklanmak gerekmektedir.

Not: Bu yazıyı noktalamadan önce, bilgi ve iletişim teknolojilerinin turizmde nasıl uygulanabileceği konusunda geçen yıl İsviçre, Lugano’da yapılan bir toplantının notlarını içeren “e-kitap”ın adresini de aşağıdaki görsele iliştiriyorum:

e_book

“3-S”, “3-E” ve HERŞEY DAHİL MESELESİ…

Turizm kabaca ikiye ayrılır: “Sahil (resort) Turizmi”, “Şehir turizmi”.

Her ikisinin temel unsurlarını ifade eden klasik üçlemeler vardır. Bunlar aslında İngilizce kelimelerin başharflerinden üretilmiştir:
Sahil turizmi için “3 S” (“Sun”-güneş, “Sand”-kum, “Sea”-deniz) ve şehir turizmi için ise “3 E” ( “Educational”-eğitim, “Enjoyable”-eğlence, “Exciting”-heyecan ).

Sahil Turizmi

Türkiye’nin sahil turizmi konusunda oldukça iyi bir düzeyde olduğu kabul edilmeli. TÜİK’in açıkladığı 2011 yılı 9 aylık verilerine göre, ülkemize 28,7 milyon yabancı ziyaretçi gelmiş. Yuvarlatılmış rakamlarla, gelen turistlerin sahil şehirlerine dağılımı %35 Antalya (10 milyon), %10 Muğla (3 milyon),  %4,4 İzmir (1,2 milyon). Kısaca %47 ziyaretçimiz sahil olanaklarımızdan faydalanmıştır.
Türkiye’ye gelen turist sayısında yıllar itibariyle sürekli bir artış olduğu gözlemlenmektedir. Bu durum, aynı zamanda “pazarlanabilirliğin” sürdüğünü de işaret etmektedir. Bu noktada “her şey dâhil” (All inclusive”) sistemine de kısaca değinmek gerek… Her ne kadar üzerinde çok tartışılıyorsa da bu sisteme “yanlıştır” demek çok da kolay olmasa gerek. Batılı ülkelerde, özellikle her geçen gün sosyal refahın biraz daha eksildiği günümüzde, tatil alışkanlığını kolay kaybetmeyecek bu toplumlar için “her şey dâhil” sistemi, uygun bir alternatif olarak uzun süre var olacaktır. Burada bir noktaya da dikkat çekmek isterim, bu bölgelerdeki işletmelerin neredeyse tamamına yakını yerli işletmelerdir. “Her-şey-dâhil” sistemi sayesinde işletme içinde verilen hizmet ile gerekli memnuniyet sağlanabilmektedir.

(“Şehir Turizmi” bir sonraki yazıda!)

DÜNYA TURİZM ÖRGÜTÜ’NÜN GÖZÜNDEN…

1944 yılında kuruluşuna başlanan, sonraki yıllarda Birleşmiş Milletler teşkilatına akredite olan, “Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü”nün internet sitesinde yer alan temel metinlerde, “Niçin Turizm?” sorusuna cevap bağlamında turizm, “Ekonomik ve sosyal bir fenomen” olarak değerlendirilmektedir. “Fenomen” bildiğiniz gibi tam olarak tarif edilememiş olgu anlamına gelmektedir.

Aynı bölümde yer alan “…Son birkaç on yıl içinde (60’ lı,70’ li,80 ‘li yıllarda) sürekli büyüyen ve uzmanlaşan bir sektördür turizm” açıklamasından sonra aşağıdaki temel özelliklere de yer verilmiştir:
•    Kalkınma ile sıkı sıkıya bağlantılı,
•    Artan sayıda destinasyon,
•    Sosyo-ekonomik gelişme için itici güç,
•    Yarattığı iş gücü gıda ürünleri veya otomotiv sektörleriyle eşit düzeyde,
•    Uluslararası ticaretin belli başlı oyuncularından biri,
•    Birçok gelişmekte olan ülkenin temel gelir kaynağı,
•    Küresel anlamda yaygınlaşması gelişmiş ülkelerin inşaattan, tarıma, telekomünikasyona birçok sektör için ekonomik yarar sağlayan…

Aynı kaynakta turizmin öneminin sayısal olarak vurgulanması bağlamında verilen şu bilgiler de dikkat çekicidir:

•    Turizmin dünya ekonomisine %5 dolayında, istihdama ise %6-7 katkısı olduğu,
•     Uluslararası turizmde 1950’lerde turist trafiği 25 milyon kişi/yıl iken bu sayının 2010’ da 940 milyon kişi/yıl olarak arttığı,
•     Bunun da yılda ortalama %6’lık bir gelişme anlamına geldiği…

“Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü”,
•    2010 için uluslararası turizm iş hacmini 919 milyar dolar olarak tahmin etmiş.
•    1950’de turizm gelirinin %88’ini en büyük 10 destinasyon (yani şehir) alırken, günümüzde bu oranın %55’e gerilemiş olmasına rağmen dağılımın adaletsiz görünümünün sürdüğüne de dikkat çekmiş.
•    Keza turizmin ekonomik refaha katkısının “kalite ile gelire” bağlı olduğu,
•    “Sürdürülebilirliğin” getirilerin en önemli unsuru olacağını da vurgulamış…

TURİZMİN KISA TARİHÇESİ

Ticaretin şehirler ve ülkelerarası boyuta varmasının ardından oluşan han ve kervansarayların “konaklama tesisi” olarak gezme ve görme meraklılarına da hizmet vermeye başlaması, günümüz turizminin ilk oluşum anları olarak kabul edilebilir.
Ertokuş- Selçuklu Kervansarayı, 1237'ye tarihleniyor...

Ertokuş - Selçuklu Kervansarayı, 1237…

İlk zamanların “fakir ve zengin” kategorik ayırımı, günümüze kadar süre gelmiştir. Bu ayrım turizmde “Bugdet” (en ucuz) ile “Luxury” (en pahalı) kategorileri olarak kendini gösterir. Bunun yanında 200 den 800 bin yataklı, bir yıldızdan beş yıldıza çeşitlendirilmiş sınıflarıyla geçtiğimiz yüzyılın turizm sektörü vardır.
Bu tanımlar sanayi toplumunun son aşaması “mass” turizmin hizmet sektörü için oluşturulmuş ölçek ve tariflerdi. Sanayi devriminden sonra, toplumsal yaşamın ölçeği “küçük-orta” ve tarifi ise ”boutique” olarak değişime uğramaktadır.
19.yüzyıl başından ikinci dünya harbi sonuna kadar kapitalist ekonomide daha ziyade varsıla hizmet sunan organize seyahat imkânları “translantantik”lerle veya lüks vagonlu trenlerle yolculuk, termal tesislerde tatiller şeklindeydi.
İkinci dünya harbinden sonra turizmin daha geniş kitlelere, hatta aşağı yukarı bütün toplumsal sınıflara sunulan, “ekonomik ve sosyal kalkınma unsuru” olarak değerlendirildiğini görüyoruz. Bu dönemde, turizm, gelişmekte olan ekonomilerin bir ateşleyicisi olarak tavsiye ve teşvik edilir olmuştur. Bunda daha sınırlı kaynaklarla, daha kolay ve daha çok istihdam oluşturma olanağının rol oynadığı şüphesizdir.
Günümüzün turizmi ise artık daha çok elektronik ve mobil iletişim ortamlarında biçimleniyor…